www.mabutuner.com

29.10.2012

ALİ BABA VE KIRK HARAMÎLER - ANKARA DEVLET OPERA VE BALESİ

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği Ali Baba ve Kırk Haramîler adlı opera eserine ilk olarak 12 Ocak 2012’de gitmiştim. Hemen yazmak istemedim; çünkü ilk izlenimler her zaman tehlikelidir bence; ilk seyrinizde yorgun olabilirsiniz, aklınız başka yerde olabilir, yoğunlaşamamış olabilirsiniz vs. Bu nedenle Murat GÖKSU'nun sahneye koyduğu esere 24 Ekim 2012 tarihinde tekrar gittim.


devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

1.06.2012

TÜRKİYE'DE TATARİSTAN CUMHURİYETİ KÜLTÜR GÜNLERİ

Türkiye'de Tataristan Cumhuriyeti Kültür Günleri çerçevesinde düzenlenen açılış gecesine gittim. Çok keyifliydi. Gösteriden seçtiğim kimi görüntüleri eklemek istedim. Hatırlayacaksınız geçen yıl bu zamanlar büyük Tatar şairi Abdullah TUKAY'ı anma gecesi üzerine bir yazı yazmıştım. Sonrasında bir Tatar efsanesini konu alan Sönmüş Yıldızlar eserinden bahsetmiş ve o unutulmaz Kaz Kanadı şarkısının sözlerini bu sayfalara eklemiştim.

Kardeş devletlerle başlayan bu iletişimin, etkileşimin artarak sürmesi büyük bir mutluluk. Sanırım kaynaştıkça ve yıllar geçtikçe bu kardeşliğin daha da tadına varacağız.

TRT sadece haber amaçlı geldiğinden protokol konuşmalarını ve birkaç kısa görüntü alıp gitti. Yazık. Böyle bir gösterinin arşivlerde yer alamayacak olması üzücü.

Ses kayıtları çok iyi olmayabilir, Opera Sahnesi balkonundan kaydettim; ancak tarihe not düşme adına benim için önemliydi.

İlk olarak Tatar şarkılarından bir potpori. Solistler: Aygul HAYRİ, Elmira KALİMULLİNA, Elmira TİTOVA.

Bir de erkek grup vardı: Kazan Yiğitleri. Şarkıları Beznen Cırlar.



Dans, folklör olmadan olur mu? Olmaz. Tataristan Devlet Halk Dansları Topluluğu'ndan Çabata dansı.

Ve tabii ki Moscow Nights, Moskova Akşamları, Tataristan Devlet Halk Dansları Topluluğu Koro Grubu Kazan Devlet La Primavera Orkestrası.

Ne kadar yazarsam yazayım oradaki duygularımı anlatamam. İyi seyirler.

28.05.2012

GÜNAYDIN... ANKARA'DA SABAH

Sabah 05:00...
Kuş sesleri ve yağmur.

Günaydın.




25.05.2012

CERMODERN: GİZLİ OYUNCAKLAR UZAYI

Neye niyet neye kısmet. Dün ikinci kez Dali sergisini ziyarete gitmek istedim. CerModern'e* ulaştığımda nedense Dali sergisini gezesim kaçtı. Aşağı katta 3-Haziran'da sona erecek başka bir sergi vardı: Draško Dragaš & Ratko Odalović: “Gizli Oyuncaklar Uzayı”...

İki sanatçının tarzları birbirine hiç benzememekle birlikte tek başlık altında bir sergi açmalarının mantığına anlayamadım... -düşünün yani o kadar uzağım konuya.

Draško Draga'ın çalışmaları hoşuma gitmedi, estetik gelmedi bana; ama Ratko Odalović'in çalışmalarındaki zenginlik ve çocuksu taraf tam bana göreymiş. Kendimi gerçekten oyuncak uzayında, bilmece çözme yarışında buldum. Adamımsın Odalović.

Bu arada CerModern yönetimine iletilir mi bilemiyorum, yine de ışıkların resmin bir noktasına yönlendirilmesi eleştirimi görevlilere ilettim. Resmin üst kısmı koyu, ışık alan alt kısım parlak görünüyor. Resim dediğinin temeli ışık değil mi? Bakın, öyledir, demiyorum; ama bence ışık en önemli unsurmuş gibi geldi bir an. 

İşte adamım Odalović'in çalışmalarından bir örnek: The Secret Life Of Metropolis. Ve daha sonra yakın plan çekimlerini göreceksiniz, böylece tablonun sakladığı ayrıntıları yakalama fırsatı bulacaksınız. (Ayrıntılı çekimlerde renkleri biraz parlattım.)

The Secret Life Of Metropolis

 


 





Bir örnek daha: Uzman Manzaraları... ve ayrıtıları...

Uzman Manzaraları




Draško Dragaš 'tan iki çalışma.

Anıt
Arazi Sahibi


*CerModern yazıldığı gibi okunuyor. 'Cer' trenlerin bakıma çekildiği yer demekmiş, -Ankaralılar bilir- CerModern'in olduğu yer eskiden Cer'di.

22.05.2012

MABU'NUN SALATASI

Salvador Dali sergisine gittikten sonra entelektüel boyutun doruklarına ulaştığım için sanatçı ruhumu keşfettim. Ancak sanata gark olacak kapasiteyi kendimde bulamadığımdan en son erkek arkadaşı tarafında da yine o geceden sonra terkedilmiş kızlar gibi kendimi mutfağa attım.

Bir de ne göreyim! Meğer içimdeki o sanatçı ruhu hep varmış. Meğer bana lisede 'ustaların ustası', üniversitede 'üstadların üstadı' denmesi boşa değilmiş.

Üstüme düşen ruhumu serbest bırakmaktı... ve ben de sanatıma güvenerek kendimi özgür bıraktım... ve işte ortaya bu şaheser çıktı.


Bu eserimde yeşillerle doğanın dengesine dikkat çekiyorum. Ancak fark ettiyseniz yeşilleri kenarda kullandım, yani doğanın kenara itilmişliğini vurguluyorum. Hemen yeşillerle kesişen kırmızılar üzerinden insanoğlunun vahşetine dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu benim sanatçı sorumluluğumun gereği. Domatesler üzerindeki nar ekşisiyle aslında kanamaya vurgu yapmak istedim. Bu kanama hem içsel hem de dışsal (intenal/external) olarak algılanmalı ki birey-toplum çatışmasına verdiğim ağırlık iyi anlaşılabilsin. En üstte görünen et parçacıkları ile insanın bedenen bölünmüşlüğünü günlük hayat içerisindeki koşuşturmayla ortaya koymaya çalışıyorum. Arka plandaki bira ile hayatın bir sidik yarışından farksız bir hale gelmesini eleştiriyorum.

Haycan gibi entelim lan! Sanatın doruğuyum.

18.05.2012

VENEDİK TACİRİ, YAŞLI GOBBO VE SHAKESPEARE

Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen Venedik Taciri üzerine görüşlerimi yazmıştım ve şayet okuduysanız hatırlayacağınız üzere dünya tarihinde bir ilke imza atarak gelecekte yazılacak bir yazıya link vermiştim. İşte o link bu yazıya çıkıyor.

Okuyacağınız bu yazıda büyük olasılıkla daha önce hiç düşünülmemiş bir Venedik Taciri yorumu okuyacaksınız.

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

17.05.2012

VENEDİK TACİRİ - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Venedik Taciri… William Shakespeare…

Son yılların moda değimi ile ‘ötekileştirme’yi anlatıyor. (En azından biz günümüzde o bakışla yorumluyoruz.)

Konuyu kısaca özetlemek gerekirse: Shylock (Tamer LEVENT) tüm Yahudiler’e görülen haksız muameleye maruz kalan bir Yahudi tefecidir. Venedik’te ne kadar itilip kakıldıysa, ne kadar yüzüne tükürüldüyse, ne kadar aşağılandıysa içine atmıştır.

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

15.05.2012

BİR YAZ GECESİ RÜYASI - DEVLET OPERA VE BALESİ ANKARA

Bir Yaz Gecesi Rüyası… William Shakespeare'in romanından uyarlama… Modern Dans Topluluğu…

Biliyorum biliyorum, hiç kendinizi zorlamayın, “Sen modern danstan ne anlarsın!” diyen alaycı mouse tıklamalarınızı duyar gibiyim; ama ön yargılarınızdan sıyrılıp önce bir okuyun…

Kitapçıktan alıntıyla:


devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

14.05.2012

FENERBAHÇE-GALATASAYAR (12.05.2012) - SÜPER FİNAL SONRASI OLAYLAR

Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’ndaki olayları yerinden takip etmiş biri olarak o rezilliğin gelişimini ve nedenlerini size anlatmaya çalışacağım. Önce birinci video, sonra kısa bir görüntüsüz bölüm, sonra ikinci video üzerinden gideceğim.

Aşağıdaki 1. videoda görüldüğü üzere Galatasaray maç bitiminde nedense polis halkası içine alındı. Maç süresince tribünlerde hiçbir taşkınlık yaşanmamıştı. Öyle gereksiz bir polis halkası taraftarda ‘Sanki bir şey mi yaptık da böyle hareket ediyorlar.’ psikolojisi yarattı. Ama mesele bu değildi. Fenerbahçe taraftarları saha ortasında dağınık halde duran Fenerbahçeli futbolculara “Bu taraftar sizinle gurur duyuyor!” diye tezahüratlarda bulunuyordu. Taraftar bir süre stadyumu boşaltmadı. Aslına bakılırsa olaylar olmasaydı stadyumdan çıkmak zorunda kalmasaydık daha da beklerdik. İlk dakikalarda gördüğünüz dumanlar tribünlerde yakılan meşalelerden geliyor. 47. Saniyede sahaya atıldığını gördüğünüz meşale kimseye atılmış bir meşale değil. Aşağıda özel güvenlik var, ama meşale eli arkasında kenetli duran özel güvenliğe değil, öylesine sahaya fırlatılıyor. Henüz kale arkalarında hiçbir olay yok.


1. videodaki 2. dakikada Galatasaray kendiliğinden, olay yokken, tünele doğru ilerliyor. 2’’38’de bir meşale atılıyor şeref tribününün olduğu kapalı tribünden; kalabalığın ortasına bir yere düşüyor, kimse önemsemiyor; çünkü devamı yok, tek bir meşale atılmış. Herkes sakin.

Anonsu duyduğumuz 3. dakikada kameranın çektiği açıya göre sol taraftaki Telekom kale arkasının bize yakın alt köşesindeki taraftarla polis arasında bir gerilim yaşanıyor. Henüz sökülmüş koltuk göremiyoruz ortalarda. Polis parmaklıklara kadar yaklaşmış taraftarı geri püskürtüyor, henüz biber gazı kullanılmamış. Sanırım sahaya atılan meşaleler var ve muhtemelen üç beş dangalak sahaya atlamaya kalkmış olmalı. Sonra, 1. video 5. dakikada, o köşede malzeme olduğunu gören basın mensupları oraya doğru koşmaya başlıyorlar. Basın koştuğuna göre korkacak bir durum yok ortada, tehlike olsa basın gitmez.

Polislerin bir şey yapmayacağını bilen taraftar isyan duygusuyla, cesaretle koltukları söküp sahaya, polise atmaya başlıyor ve aslında bir yandan da yavaş yavaş tribünlerden çıkıyor. Nitekim videonun sonunda stadyumu dolaşan kamera tribünlerin yavaş yavaş boşalmakta olduğunu gösteriyor.

Bu paragrafta anlatacaklarımın kayıtları yok, gördüklerimi yazacağım: Polis tam sahanın köşesinde, saha çizgilerinin üstünde bekliyor. Maratondan tek bir yabancı madde bile atılmıyor. Kale arkasındaki taraftar koltukları söküp attıkça polis anlamsız yere geri çekilmeye, daha ziyade kaçmaya başlıyor. POLİS KAÇIYOR? İşin ilginci tribünlerden sahaya açılan kapılar kilitli değil. Taraftar kapıyı açarak rahatça sahaya giriyor ve polis onu geri püskürteceğine kaçmaya başlıyor. Hâlbuki polis o noktada kalkanları kullanarak, hattâ cop kullanarak sahaya girenleri püskürtse hiçbir sorun çıkmayacak. Burada bence polis taraftarı kışkırtmaya çalışıyor.
 
2. videoya geçiyoruz… Sahaya girenlere bakın lütfen, toplasanız on beş, yirmi kişi, arkası gelmiyor bile ve buna rağmen polis kaçıyor. Bunu gören tribünlerden başkaları da sahaya girmeye başlıyor, sayı artıyor, polis tünele doğru resmen kaçıyor. Polis kaçıyor diye özel güvenlik de görev yerini terk edip disiplinden kopuyor. Bu esnada maraton tribününden de atlayanlar oluyor; ama on kişiyi geçmez maratondan atlayanlar. (Maraton tribününden plastik tabure atılıyor, onlar tribünde ne arıyor anlamadım. Güvenlikçilerin herhalde?) Kale arkasından giren taraftar aynı koltukları kaldırıp kaldırıp polise atarak ilerliyor. Karşı tribünden hiç koltuk atılmıyor dikkat ederseniz, hep kale arkasından sökülen koltuklar tekrar tekrar atılarak ilerleniyor.


2. videonun 35. Saniyesinden itibaren biber gazı sıkılmaya başlanıyor. Yani taraftar giriş tünelinin önüne kadar gittikten sonra. Biber gazıyla birlikte taraftar tekrar geldiği tribüne dönmeye başlıyor. Kalabalığın arkasındaki kesimin bir şey yaptığı yok zaten, sürü psikolojisiyle sahaya girmiş, üstüne gelenleri görünce geri kaçıyor tribüne. Dikkat edin maratona kaçan insan sayısı on, en fazla on beş. Migros kale arkasından (sağdan) giren yok, sadece meşale atlıyor ki zaten yarısından fazlası boşalmış bile. Birileri Migros tribününde de -nedense açık tutulan- kapıdan sataşıyor polise; ama sahaya giren yok (görüntü incelense sahaya sızmış birkaç kişi görülebilir), sekiz on tane de koltuk sökülmüş. İşte bu sırada biber gazının kokusu bütün tribünleri sarıyor. Az önce sahaya giren kalabalığın olduğu Telekom tribünü 2. videonun 2. dakikasında neredeyse tamamen boşalmış. Yani sahaya girilmesi ve sahanın boşaltılması 2 dakikalık bir süre. Videonun sonuna doğru polisin yoğunlaştığı yer Migros kale arkasında (sağda) bahsettiğim açık tribün kapısının olduğu yer. Ancak daha fazla dayanamıyoruz ve boğazımız, gözlerimiz yanarak, öksürerek kaçmaya, tribünleri boşaltmaya başlıyoruz. Bir kısım insan tribünün üstüne koşup sarkarak temiz hava çekmeye çalışıyor.

Olayları başlatan aslında biber gazı oluyor; çünkü maraton tribünü hiçbir olaya karışmamışken biber gazını yiyince kudurmuşa dönüyor. Merdivenlerde ve çıkışta polis aleyhine konuşmalar, sloganlar başlıyor. Caddede görüyorum ki maratondan çıkan polise sövüyor ve eline geçeni fırlatmaya başlıyor. Hiç yeri yokken maraton seyircisi sinir küpüne dönüyor. Özellikle bu ifadeyi kullanıyorum; çünkü maratonda maçtan dolayı özel bir kızgınlık, çıldırmışlık yoktu. Herkes mağlubiyeti ve şampiyonluğun kaybedilişini olgunlukla karşılamıştı. Futbolcuları alkışlamıştı.

Polisin kale arkasını zamanında kontrol edememesi ve daha kötüsü onların sahaya girmesine göz yumup kaçması bence bilinçli yapılmış bir hareketti. Kapıların açık olması, polisin giriş tribününe kadar kaçması bence bilinçliydi. Yok, bilinçli değildiyse böyle polis olmaz. Bu kadar korkak, yaptığı işi beceremeyen adama güvenilmez.

O günkü sorumlu kimse bu işin hesabını vermeli. Fenerbahçe Kulübü bu işin takipçisi olmalı.

10.05.2012

ORKESTRA - DEVLET TİYATROLARI ANKARA


Orkestra… Yazan: Arthur Miller… Çeviri: Yıldırım TÜRKER… Yönetmen: Ayşe Emel MESCİ...

“Auschwitz” desem konuyu özetlemiş olurum sanırım… İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilerin toplandığı Nazi toplama kamplarından belki de en bilineni Auschwitz...


devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

7.05.2012

ANTIGONE - DEVLET TİYATROLARI İSTANBUL

Antigone… Yazan: Sophokles… Çeviren: Sabahattin Ali… Uyarlayan-Yöneten Kenan IŞIK…

Önce kısa bir özet vereyim sonra hem eleştirilerimi yazacağım hem de günümüz bağlamında oyunu yorumlamaya çalışacağım. Ağır eleştirilerimi ise en sona sakladım.


devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

2.05.2012

TEK KİŞİLİK ŞEHİR - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Tek Kişilik Şehir… Behiç AK’ın şehir hayatı, modernleşme, yeni insan ilişkileri, hatta doğal denge üzerine kaleme aldığı bir tiyatro eseri.

İlk olarak söylenmesi gereken metne sadık kalınmamış bir oyun. Metinden çıkarılan çokça bölüm olmakla birlikte metne eklenen az bir bölüm de mevcut. Ana fikir değişmemiş elbette, mesajda bir sapma yok. 

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

27.04.2012

KARABÜKSPOR 0 - FENERBAHÇE 2

İzlemeyen izlesin, izleyen bir de böyle izlesin...


21.04.2012

SIRÇA KÜMES - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Sırça Kümes… Tennessee Williams… Çeviren Can Yücel…

Tennesee Williams’ın hayatından çok önemli kesitlerin yansıdığı bir eser. Nitekim oyun kitapçığında Yönetmen Jason HALE ‘anı oyun’ olarak nitelendiriyor eseri. Dışavurumculuğa güzel bir örnek eser. Oyun 1929 Buhranı’yla gelen iktisadi kaosun ve toplumsal yıkımın ardında...


devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

19.04.2012

YASTIK ADAM - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Yastık Adam… İzninizle bu kez teknik kadroyu yazarak başlayacağım; çünkü harika bir oyun seyrettim.

Yazan: Martin McDONAGH. Çeviren: Yusuf ERADAM. Yöneten: İlham YAZAR. Dekor tasarım: Zeki SARAYOĞLU. Giysi tasarım: Funda CEBİ. Işık tasarım: Zeynel IŞIK. Asistan: Büşra İlay TİRYAKİ.

Yastık Adam bir öykü yazarının öykülerinden yola çıkıyor anlatıma. Öyküler şiddet dolu. Öykülerde bilinmeyenler ve öykülerde çocuklar var. Öyküler garip sonlanıyor.

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

17.04.2012

SAHNEDEN VE SALONDAN SEVGİLERLE

SAHNE
  • Kalabalık bir oyuncu grubunda en arkadaki oyuncunun işini tam bir profesyonellikle yapmasını ve kimse görmese bile rolünün hakkını vermesini severim.
  • Hareketli rolünü tamamlamış ve sahnede diğer rollerin akışını bekleyen oyunucunun üstünü başını düzeltmesini sevmem.
  • Bir mum yakılmasıyla bütün sahnenin aydınlanmasını veya bir mumun söndürülmesiyle bütün sahnenin kararmasını severim.
  • Sahneyi kullanırken sahnenin, dekorun garipliğinden ya da dekora alışamadığı için rolünden kopup dengesini bulmaya çalışan oyuncu tavrını sevmem.
  • Gözümün içine bakan oyuncuyu severim.
  • Üç beş kişinin yan yana veya önlü arkalı görev aldıkları sahnelerde simetrinin bozulmasını, safların eşit aralıklarda tutulamamasını sevmem.
  • "Güzel kadınları severim/ işçi kadınları da severim/ güzel işçi kadınları daha çok severim." *
  • Perdenin altında kalan oyuncuyu sevmem.
  • Kolu sahne hizasını aşan orkestra şefini sevmem.
  • Temsil sonunda selama çıktığında fazlaca alkış aldığını görüp yalandan jest yapan oyuncuyu severim. Edepsiz seni.
  • Seyirciyi avcuna alan oyuncuyu severim.
  • Güzel olduğunu bilen kadın oyuncuyu severim.
  • Sahneden çaktırmadan çapkın bakışlar atan jönü severim.
  • Sahne karardığında oyuncuların seyirciye fark ettirmeden sıvışmalarını veya sahneye yerleşmelerini severim. Sürpriz gibi gelir bana.
  • Küçücük bir rolde daha ilk sahnede görünüp bir daha görünmeyen oyuncunun ilk selama çıkan oyuncu olmasını severim, alkışlarım.
  • Temsilin başında ve sonunda perdenin kullanılmasını severim.
SALON
  • Alkışı kısa kesip salondan çıkmaya hevesli seyirciyi sevmem.
  • Cep telefonunu sessize aldığı için mesajlaşabileceğini sanan ve cep telefonuna saat muamelesi çeken seyirciyi sevmem.
  • Oyun başladıktan sonra gelip ortada olan yerine geçmeye çalışan salağı sevmem.
  • Cep telefonunu saat olarak kullanıp ışığının seyircileri ve sahnedekileri rahatsız edeceğini akledemeyen seyirciyi sevmem.
  • Ayağa kalkıp 'Bravo' diye bağıran seyirciyi severim.
  • Koltukta bir türlü rahat oturmayı beceremeyen seyirciyi sevmem.
  • Diğer seyircileri ikaz eden seyirciyi severim.
  • Süpürge çalısı gibi saçla gelen seyirciyi sevmem.
  • Parlak giysilerle gelen seyirciyi sevmem.
  • Kendimi sevmem.
  • Fenerbahçe'yi severim.

* Orhan Veli'den

13.04.2012

KAZ KANADI ŞARKISI

Kaz Kanadı Şarkısı Ankara Devlet Tiyatroları'nda sahnelenen Sönmüş Yıldızlar oyununda kızlı erkekli topluca söylenen bir şarkı. Tatar yöre adetlerine göre erkekler sevdikleri kızlardan kaz kanadı isterler... ve bir de bu geleneğin şarkısı vardır tabii ki.

Müthiş keyifli. Gördüğüm kadarıyla internetten bu şarkının sözlerini arayanlar var. Aslında sözler kitapçıkta yazıyor, ancak salona girişte 2 TL'ye satılan oyun kitapçığından edinme alışkanlığı bizde pek yaygın değil. Bu yüzden kitapçık alamamışlara yardımcı olmak amacıyla Kaz Kanadı şarkısının sözlerini buraya yazıyorum:

Kaz Kanadı Dansı
Kaz kanadı kalem olsa selam yazar
Kaz kanadı selamı hep arar.
Genç yürek yârı seçer, yârı ister.
Yaşlı yürek malı mülkü hep beller.

Kaz kanadı kalem olsa mektup yazar,
Kaz kanadı mektubu yollar.
Sevda sözü gence geçer, genç sever,
Yaşlandıkça iş işten geçer.

Kaz kanadı kızlar satar,
Er kanadını kim ne yapar?
Kaz kanadını geri çevirme sakın,
Düşmanın yüzünü güldürme.

Kaz kanadı yumuşak, körpe olur.
Er talihi bilinmez.
Kaz dolgun olsun diye,
Türkülerimiz hareketli olur.

Kaz kanadı kat kat parlar durur,
Er kanadı atın gücü olur.
Canın sevdiği yanındaysa,
Her taraf aşkla cennet olur.

Ve bir de Server'in temsil sonuna doğru söylediği solo bölüm var:
Kaz kanadı yumuşak, pembe, beyaz olur
Kaz kanadı süttenak kardan pak
Gay kıygak gak kıygak kıygay
Keyfimiz ne kadar kıyak kıyak

Müziğinden bir bölüm duymak istiyorsanız Devlet Tiyatroları'nın Sönmüş Yıldızlar sayfasından videoya tıklayabilirsiniz.

Bir de benden küçük bir öneri: Oyun kitapçıklarından muhakkak edinin.


SOĞUK BİR BERLİN GECESİ - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Soğuk Bir Berlin Gecesi... Yazan, yöneten Barış EREN.

Kısaca konuyu vermek istiyorum: Almanya’da Katrin’le (Fulya KOÇAK) ciddi bir ilişki yaşayan Tarık (Olcay KAVUZLU) hem o toplum tarafından (elbette olumsuz algılarla) Türk olarak benimsenememesinin hem de biz Türklere özgü olan duygularının kıskacında kalmıştır ve giderek ‘kalabalıkta yalnızlık’ sendromuna sürüklenmiştir. 

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

5.04.2012

YUSUF İLE ZÜLEYHA OPERASI

Yusuf ile Züleyha operasına gittim. İkinci kez. (Halk dilinde: Yusufunan Züleyha) Daha en başından, isimden çıkaracağımız sonuç bunun bir aşk öyküsü olduğu; Tahir ile Zühre gibi, Kerem ile Aslı gibi, Server ile İsmail gibi… Yusuf ile Züleyha operası… yani Hz. Yusuf operası değil. Dolayısıyla operayı Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf Sûresi'ne bakarak değerlendirmemek gerekiyor. Zirâ kıssaya uymayan birçok bölüm var. Anlatımda kullanılmamış bölümlerin yanısıra kıssadaki anlatımla ters düşen bölümler de var; ama yönetmen bu şekilde yorumlamak istemiş.

devamını yeni sayfamda bulabilirsiniz: www.mabutuner.com

2.04.2012

KERBELA - DEVLET TİYATROLARI ANKARA

Kerbela'yı seyrettim... Konusunu anlatacak değilim herhalde, bilen bilir... İzlenimler...

Oyun üç saat beş dakika. Yani uzunluğuyla meşhur ve her Ramazan yayımlanan, çoğu zaman izlemeneden yarım bırakılan, koca İslamiyet'i anlatan Çağrı'dan daha uzun. Oyun kitapçığından okuduğumuz kadarıyla yönetmen Ayşe Emek MESCİ on üç yıl önce tohumları atılmış bu projenin hayaliyle yaşamış. Elbette bir çalışma üzerine on üç yıl düşünürseniz sonuçta ortaya çıkaracağınız eseri kısaltmaya kıyamazsınız. Konu çok kısaltılacak bir konu değil kuşkusuz, Kerbela anlatılacaksa döneme ilişkin bir altyapı oluşturmak şart. İşte işi biraz uzatan bu altyapı; ama bence oyundan çıkarılabilecek, zaman zaman kısaltılabilecek bölümler açık şekilde göze çarpıyor. Misal, kimi koreografiler seyirciyi oflayıp puflatacak kadar sıkıcı geliyor, özellikle oyunun ilerleyen bölümlerinde. (Bu görüşü yalnızca şahsi fikrim olarak değil, kamuoyunun tepkilerine de kulak vererek yazıyorum.) Hakkını vermek lazım olay, tarihi durum ve gelişmeler güzel bir şekilde anlatılmış; soru işareti, anlaşılmayan bölüm kalmıyor. (Aşağıda değineceğim Fuzuli sahnesi hariç.)

Diğer yandan, şu kesin ki tiyatroda mikrofon olmamalı. Hoparlörlerden* duyulan o mekanik ses tüylerimi diken diken ediyor. Sahnedeki düzenleme nedir bilemiyorum; ama sanırım güçlü doğal akustik eşik'in gerisine mikrofon koyulmuş olmalı, sahne gerisinden kim konuştuysa zaman zaman mikrofona yansıdı. Demek ki sahne gerisinde bir yerde mikrofon var, her sesi alıyor. Hiç hoş değil. Ayrıca tüm oyunlara genel bir tavsiye olarak: Şarkı, türkü vs. mutlaka üst yazı ile verilmeli; çünkü kesinlikle koronun ne söylediği anlaşılmıyor, insanlar duydukları tek tük kelimelerden bir bütün yaratmaya çalışıyorlar. Belki bir lead vocal daha iyi olur.
Temsil coğrafyanın nasıl bir coğrafya olduğunu, tarihi kimliğini anlatmaya çalışan, o duyguyu vermeye çalışan bir koreografi ile açılıyor (yanda). Küçük bir orkestra oyun boyunca eşlik ediyor. Açılış seyirciyi hemen bir ağır havaya, bir kadersizliğe, bir kahrolmuşluğa, bir ağıta sokuyor. Bence oyunun akışı açısından seyircide ön psikoloji yaratarak seyirciyi boğuyor. Hemen ardından sahneye çıkan Kuttame (Aysel Çakar KARA) ve Hz. Ali'nin kâtili İbni Mülcem (Ötüken HÜRMÜZLÜ) çok sağlam ve atak bir tempo yakalıyorlar. O zaman bir trajediye hazır olmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Kişisel bir tercih olarak ağıt yerine trajediyi, gerilimi tercih ederim; ama söz yönetmende olunca oturup seyretmek kalıyor bize.

Oyunculuk açısından Muâviyye'yi canlandıran Nihat Hakan GÜNEY rolüne çok yakışmış, kötüyü oynamasına rağmen seyircinin beğenisini hemen kazanıyor. Öte yandan her zaman yazıyorum, ben seyirciye oynayan, seyirciyi bir kez yakaladığında üstüne giden oyun tarzını pek beğenmem; ne yazık ki Muâviyye'nin hekimi İbni Esal'i canlandıran Ersin AYHAN tam da bunu yapıyor. Kerbela'da epsri, güldürü, meddah şık durmuyor bence. İmam Hüseyin'i canlandıran Erdinç GÜLENER'i ve İmam Hasan'ı canlandıran Alpay ULUSOY'u beğendim.

Eserde Fuzuli'nin tekerlekli platform üzerinde sandalye ile sahneye çıkıp, İmam Hüseyin'e gaipten seslenip, sohbet ettiği bölümü hiç anlamadım. Bağdaştıramadım. Yorumlayamadım. Fuzuli'nin kendi dilinde okuduğu dörtlüklerini, beyitlerini doğal olarak kimse anlamadı. Fuzuli'nin Kerbela'dan 800 yıl sonra dünyaya geldiğini de düşünürseniz, nasıl bir kurgu ve deneme çalışması olduğunu çözemedim. Muhakkak ince düşünülmüş bir ayar vardır o sahnede; ama itiraf ediyorum ben çözemedim; çözen varsa lütfen yorum bölümüne eklesin de hem ben hem de yazıyı okuyacak olanlar anlayalım ne olup bittiğini.

Sonsöz: Seyredin... Uzun; ama güzel.

...ve cep telefonlarını uyarılara rağmen kapatmayanlar, Allah sizi beter etsin! Her oyunun içine ediyorsunuz.

* Halk dilinde 'apürlü'.
**Fotoğraflar Devlet Tiaytroları.