Sayfalar

www.mabutuner.com

23.06.2011

AMY WINEHOUSE* GERÇEĞİ

Bir kere şunu baştan söyleyeyim ki Amy Winehouse'a alkollü dolaştığı için hiç kızmıyorum, çünkü kızın soyadı Winehouse, yani Şarapevi/Meyhane... 5 O'clock Tea değil. İçmeyip de ne yapsaydı! Kaldı ki yandaki fotoğrafa dikkatinizi çekerim, içmek herkese böyle yakışmaz.

Bizde bir söz vardır ya "Adıyla yaşasın." deriz... işte formüle göre adının bir anlamı yoksa iyi dilek soyadına aktarılıyor. Kısmetsiz kızın adının bir anlamı yok. Şâyet muhtarı yanlış yazsaydı ve adı Amy yerine A(r)my olsaydı biraz daha düzenli, disiplinli biri olurdu herhalde...

Belgrad konseri Avrupa turnesinin 1. ayağıymış, ama Amy sahneye zil ve zurnayla çıkınca turne ilk ayakta yatmış. Amy ne yapmış, turne yattı diye hayata mı küsmüş? Hayır. Turneye 'single' devam etmiş; dün İstanbul'daymış, konser iptal edilince Galata'da kendini rakıya vurmuş. İçtiği rakı kaçakmış; ama Amy tınmamış bile... 

"They tried to make me go to Amy's concert, i said 'no, no, no'"


*Asıl adı Amy Jane Winehouse; ama kullanmadığı Jane adının 'fingirdek, yosma, haspa' gibi yan anlamları olduğundan mıdır nedir, kendisi de pek kullanmıyor.

22.06.2011

PLANET NE LA!

Hürriyet'in internet sayfasında PLANET diye bir başlık var... hani başlıklar olur ya, EKONOMİ, SPOR, SAĞLIK gibi... işte bu da PLANET... anlayana...

PLANET ne la! Türkçesi yok mu bunun, bizim köylü!

Küreselleşme sürecinin böyle garip etkileri görülebiliyor. İnsan yabancı kelimeler kullandıkça kendini yabancılarla bütünleşmiş hissediyor zaar. Mesela ben de bütünleşme sürecinin bu şekilde işlediğini düşünecek kadar kimliğini kaybetmiş ve şuursuz olsaydım 'küreselleşme' yerine "globalleşme', 'bütünleşme' yerine de 'entegre olma' kelimelerini kullanırdım.

...ama daha Türk aydını olamadım...

20.06.2011

ÜSTÜMDEKİ ATALET*

Nasıl bir bıkkınlık ve hayattan kopuş yaşıyorsam artık, Mardin'den döndüğümde tokyolarımı içinden çıkardığım poşet hala halımın üstünde duruyor. Halının yıllarca aynı yerde durması yadırganmaz; ancak üstünde boş ve içinden tokyolar çıktığı için işe yaramayacağı kesinlik kazanmış bir poşetin durması ilginç.

Biliyorum, birçoğunuz gelecekte benim dünyanın kaderinde önemli rol oynayacağımı, Türkiye'nin süper güç olma yolundaki en kritik adımlarını beni sayemde atacağını umuyordunuz, hatta bundan adınız kadar emindiniz. Abartmak istemem ama R.T.E.'den bile  daha başarılı olacağımı düşünenlerinizin sayısı hiç de azımsanacak bir sayı değildi.

Olmadı, oldurmadılar... Herkesi hayal kırıklığına uğrattığım için çok özür dilerim... N'apıyım ulan! Sıradan bir adamım işte, üstüme gelmeyin.

Bu zor günümde telefonla yanımda olan ve Galatasaray'da top oynamak istediğini söyleyerek aracı olmamı isteyen Drogba'ya, alkollü diliyle ne dediğini tam olarak anlamadığım fakat yanımda olduğunu hissettiğim Amy Winehouse'a ve Apple'ı sayemde alt ettiğini satır aralarındaki alt metinlerde dile getiren Mert Erdir'e teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Sizin MABU'nuz.


* Ligler ne zaman başlıyor! Çok sıkıldım; beni kitap okumak zorunda bırakmayın.

OLİMPOS, MANZARA VE CIRCIR BÖCEKLERİ

 

Olimpos... kıyı şeridi güzel, iç kesimleri bunaltıcı sıcak, cırcır böcekleri kafa ütüleyici... ayrıca yolu da Mehtap'ın dediği gibi güzel filan değil, işte o yolun fotoğrafı aşağıda; öyle bir yoldan bir kilometre yürüyüp sahile inilir mi!




LİBYA'DAN... (BENDEN SONRA ÇOK BOZULDU)

Libya... beğen ya da beğenme, sonuçta farklı bir memleket, farklı bir dünya...

Libya'da ilgimi çeken şeylerden biri poşetlerdi. Düz poşete rastlamadım. Poşetler takım formaları gibi çubukluydu. İşte size Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray poşetleri.


İlgi çekici bir diğer konu ise sokak ortasında langırt oynayan gençlerdi. Çok var bu tiplerden. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere yola indirilmiş langırtın çevresinde gereğinden fazla oyuncu var. Onların araçlardan şikayeti yok, araçların da onlardan. Bu kareyi Ramazan ayında çekmiştim ve Ramazan ayında Libya sahura kadar sokaklardadır. Sabahın üçünde boş taksi bulamadığımı bilirim.


Ve işte bu da fotoğrafını çektikten sonra tutuklandığım cami... Aslında hükümlüleri taşıyan nakil aracı ile nakil aracını takip eden polis aracı arasında kaldığımız için tutuklandık. Arkada kalan polis aracı bizi geçip nakil aracının arkasında  yer almak istedi. Tam yanımızdan geçerken elimdeki kamerayı gördüler ve tıpkı filmlerdeki sahnelere benzer biçimde aracı önümüze kırıp bizi durdurdular. Ajanmışız da hükümlüleri kaçıracakmışız gibi bir intiba yaratmış olduk. Elbette Libya'da böyle şüpheli şekilde fotoğraflar çekmek her nereyi çekerseniz çekin tehlikeli. Bu konuda uyarılmıştım da; ama tam ben fotoğraf çekerken yanımızdan bir polis aracının geçeceğini nereden bilebilirdim ki .


Velhasıl kelam... benden sonra Libya çok bozuldu, tadı tuzu kalmadı...

18.06.2011

HAYAT AŞAĞI YUKARI BÖYLE BİR ŞEY

Artık herkesin bir değil, birkaç blog’u var. Facebook’u var, Twitter’ı var, MySpace’i var, Blogspot’u var, Tumblr’ı var, Deviantart’ı var… var var var.

Ben açıkçası bu tür siteleri çok olumlu buluyorum. Özellikle insanların kendilerini özgürce ifade etmelerini, her türlü çalışmalarını, yazılarını, duygu ve düşüncelerini yayımlamalarını önemsiyorum. Burada ‘özgürce’ ifadesini bir siyasi duruşa oyuncak olarak değil, kişinin ruhi durumundaki rahatlamayı vurgulamak için kullanıyorum.

Yıllar önce kimin ne cevheri ne meziyeti vardı bilmezdik bile, dışarıdan ne kadarını görebilmişsek oydu insanlar bizim için; oysa bugün hiç göremeyeceğimiz insanlardan farklı farklı görüşler, sesler, resimler alıyoruz. Elbette bunlar bizim düşünce dünyamızı ve hayata bakışımızı etkiliyor. Ben hiç ummadığım şekilde, benden yaşça epey küçüklerden bile etkileniyorum kimi zaman. Yaratıcılar. Onları takip edince yeni neslin nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu görüyorum. Açıkçası onları kıskanıyorum; çünkü benim çocukluğumda bilgisayar dediğimiz Commader 64′tü.  Bir oyun oynamak için bile saatlerce beklerdik, kaset sarardık. Peh! Ortaokulu bitirince daktilo istemiştim; çünkü dedemin eski daktilosunu kullanmak yorucuydu.

Bazen “Keşke yirmi yıl gençleşebilsem.” diyorum. Ama bunu her nesil diyor. Şimdi elinde müthiş imkanlar olan bu nesil de yıllar sonra elinde daha müthiş imkanlar olan nesillere bakıp aynı sözü söyleyecek.

İşte biz buna HAYAT diyoruz.

15.06.2011

HÜRRİYET'TEN ÇAKMA KÜLTÜR SANAT SAYFASI

Önce kısa bir açıklama ve ardından www.hurriyet.com'un Kültür Sanat sayfasındaki  rezalet...

Hürriyet gazetesinin internet sayfası www.hurriyet.com'un Kültür Sanat sayfasının çok kötü olduğu yönündeki eleştirilerimi okur temsilcisi Faruk Bildirici'ye yazdım. Aman aman bir kültür sanat haberi verilmediğini, konser haberi vermekle kültür sanat sayfası düzenlenemeyeceğini belirttim. Sanırım hataya düştüm; anladığım kadarıyla Faruk bey internetin değil, sadece gazetenin okur temsilcisi; çünkü kendisi durumu gazete yönetimine yazacağını söylemiş.

Konuyu dağıtmayayım... bugün yine Hürriyet'i tıkladım ve Kültür Sanat sayfasını ziyaret ettim. Bir haber, tanıdık bir haber, dikkatimi çekti: Garajından 271 adet Picasso eseri çıktı

Belki bu başlık size de tanıdık gelmiş olabilir. Sanki daha eski bir haberdi. Tarihine baktım, 13.06.2011. Yani yeni(!) haber; haberin içinde geçmişe atıfta bulunulmamış, kaynak gösterilmemiş...

Çok da güçlü olmadığını bildiğim hafızamın böyle bir konuda yanılmış olamayacağına kanaat getirerek kolayca Google'dan taradım. Haberin esas tarihi 01.12.2010.  Altı buçuk ay öncesinin haberi. (Daha eskisi var mı, bilmiyorum!)

İşte iki ayrı siteden eski tarihli aynı haber: 1. site http://yenisafak.com.tr ve 2. site http://www.on5yirmi5.com

Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar (her kimlerse) bir haberi yeniymiş gibi aktarmayı maarifet mi sayıyorlar? Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar memlekette haberini yapacak kültür sanat etkinliği bulmakta zorlanıyorlar mı? Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar her hafta belirli bir sayıda haber girme zorunluluğuyla eski haberleri kopyalayıp yapıştırarak kota mı doldurmaya çalışıyorlar? Ve son olarak Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar okuru bu kadar salak mı sanıyorlar? Okur bu rezaleti fark etmemiş olabilir; ama o zaman okur enayi yerine konmuş olmuyor mu?

Tamam... gerçeği açıklıyorum... Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlara o kadar da kızmayın, onlar haberleri doğrudan yabancı kanallardan çevirdikleri için o ayıbı aynen taşımayı da kendilerine yakıştırabilecek derecede acz içindeler hepsi bu. Bizimkiler Le Monde'un yalancısı. İşte Dailymail'de aynı haber 13.06.2011 tarihli. Onlar yazmışsa doğrudur.

Ve haberin yurtdışı eski (gerçek tarihli) baskıları: Financial Times 29 Kasım 2010'da yayımlamış. The Telegraph 04 Aralık 2010'da yayımlamış.

Şimdi sen bu kafadan gazetecilik yapmasını bekle.

3.06.2011

SANATÇININ ÖYKÜSÜ

Geçen hafta Kamerhan Turan'ın Operet Sahnesi'ndeki Piyano Resitaline gittim. Açık konuşmak gerekirse bildiğim bir isim değildi. Sezonun son etkinliğini kaçırmak istememiştim.

Girişte aldığım broşürden okuduğum özgeçmiş bir dünya müzisyenini dinlemeye gittiğimi söylüyordu. Heyecanlandım.

Kamerhan Turan olağanüstü bir performansla bir buçuk saatlik konserini (kondüvitsiz) tamamladıktan sonra coşkulu alkışlarla iki kere sahneye çağırdık. Teşekkür için küçük bir parça çaldı. Görevliler ışıkları ve kapıları "hadi gidin gari" mealinde açmasalardı 'bis'ler tekrarlanabilirdi.

Yalnız şu var ki çok üzücü, konserde hepi topu 200-220 kişiydik. Operet Sahnesi neresinden baksanız 600-700 kişilik bir sahne; ama biz orayı dolduramadık bile. Bu ayıpta ne Ankaralılar'ın suçu var ne de sanatçının suçu var. Tanıtım yok. Öyle bir konser olduğu bilinmiyor. Konser olduğu bilinse bile insanlar teşvik edilmiyor. Devlet Opera ve Balesi yalnızca kendi sitesinden satış yaptığı için resmi siteye üye değilseniz bilet bile alamıyorsunuz. Üye olsanız bile operalar için haber e-mail'i gelirken diğer etkinlikler için haber e-mail'i alamıyorsunuz.

Kısacası, bu tür etkinliklere karşı çok ilgili değilseniz etkinliklerin hiçbirinden haberdar olamıyorsunuz ve zamanla unutup gidiyorsunuz... ve sabah iş, akşam aş bir hayat yaşıyorsunuz.

Devlet sanata ve sanatçıya destek vermiyor. Bizde destek denilince illa para pul anlaşılıyor; oysa desteğin en büyüğü tanıtım, seyirci desteği. Güçlü, birikimli mazisi olan bir sanatçı için görkemli bir sahneye çıkıp da bir avuç kalabalık için çalmaktan daha yıkıcı ne olabilir. Sanatçının hayat iksiri alkış değil mi!

Şişirdiniz lan beni!.. Sabah sabah nereden aklıma geldiyse!.. Ben bir çay koyayım bari...


27.05.2011

ABDULLAH TUKAY'I ANIYORUZ

Bugün Abdullah Tukay’ı Anma Etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen gösteri için Opera Sahnesi'ndeydim...

Abdullah Tukay (1886-1913) Tatar dilinin babası, en büyük halk şairi olarak biliniyor. Doğumunun 125. yılında anma etkinlikleri düzenleniyor. Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) 2011 yılını şiirlerinde dili ve vatan sevgisini işleyen, 27 yaşında, gencecik bir yaşta hayata gözlerini yummuş bu büyük şaire ayırmış.

Opera Binası’nın balkon katında küçük çaplı bir Tatar el sanatları sergisi düzenlenmişti; oradan bazı kareleri sizlerle paylaşıyorum.

Tataristan Devlet Müzik ve Dans Topluluğu ve Tataristan’ın ünlü sanatçıları Tatar, Türk ve Rus kültüründen tam anlamıyla bir ziyafet sundular. Hem kulağımın hem gözümün hem gönlümün pası gitti. Bir ara baktım mutluluktan gözlerim dolmuş. Şaka yapmıyorum, ben hayatımda bu kadar keyifli ve seyirciyi sıkmadan akıp giden bir gösteri daha izlemedim, izleyeceğimi de sanmıyorum. O şarkıların akışı, o dansların estetiği, o güler yüzler, o güzel sesler… Tam bir şölendi, rüya gibiydi.

Ama benim meşhur uğursuzluğum kendini hatırlatmak ihtiyacı duydu ve tam gösterinin başlangıcında, iki dakika kaydetmişken, kamerayı Opera Sahnesi’nin balkonundan aşağıya düşürdüm. Hemen aşağıya koşup kamerayı aldım; kamera bozulmuştu. Bu eşsiz şöleni kaydedememenin acısını hala yaşıyorum, nasıl kahrolduğumu anlatamam. 

Gösteri biter bitmez hemen görevlilere gösteriyi TRT’nin kaydedip kaydetmediğini sordum. Kimsenin bir şey bildiği yok, “Birkaç kamera vardı; ama kim, bilmiyorum.” gibi cevaplar geldi. Nihayet gösteriyi Türkçe sunan Tatar gence rastladım o kalabalıkta ve hemen gösteriyi kimin kaydettiğini sordum; TRT kaydetmiş... Harika! Yarın TRT’ye gidip gösterinin bir kaydını alacağım ve şayet izin verirlerse buraya da bazı bölümlerini koyacağım. Aslına bakarsanız gösteriden çıkarabileceğim bir bölüm yok, tamamını koymak isterim. Umarım şansım yaver gider ve kaydı bulurum ve alabilirim.

...ama İstanbullular üzülmesin ;bu gösteri 27 Mayıs 2011, saat 17:00'da Mehmet Akif Ersoy Parkı Amfi Tiyatrosu'nda sahneye konacak... lütfen kaçırmayın.


Ayrıntı: Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de törene katıldı ve protokol konuşmalarından sonra, ışıklar kararır kararmaz kalkıp gitti. Akşam haberlerden önce altyazıda okudum ki Genelkurmay Başkanı ile görüşmüş. (Ama bir itirafda bulunayım, en güzel konuşmayı da Cemil Çiçek sundu.)














18.05.2011

KONSER İZLENİMLERİ

Çin Halk Cumhuriyeti-Türkiye Diplomatik İlişkileri 40. Yıl Kutlama Konseri’ne gittim. Bütün alibaba.com’cular orada olacakmış gibi geldi bir an; ama kazın ayağı öyle değildi. (Kazın ayağı nasıldı?)

Konser dört Çinli müzisyenin Borodin yorumu ile başladı. Çok keyifliydi.

Programdaki ‘Ancient Chinese Theme’ açıklamalı, ‘The Whole River Red’ adlı eser atlandı. Belki konser süresini biraz kısaltmak istediler. Ben öyle bir intibaa kapıldım; çünkü ikinci yarı Soprano Ma Mei ilk yorumunun ardından piyanist tarafından sahne dışına davet edildi –tabii ki çaktırmadan; ama kadın hafif bir mimikle piyaniste “Piyanonun başına geçmezsen bacaklarını kırarım.” bakışı attı. Piyanist bu tehdidi kaldıramayacağını anladı ve tıpış tıpış yerine geçti. Ma Mei harika bir performans ortaya koydu, yalnızca söylemedi, aynı zamanda oynadı. Herkes Ma Mei'nin sahne hâkimiyetini beğendi.

 İlhan Baran'ın Köroğlu eserini bariton Serkan Kocadere seslendirdi ve ne yazık ki bu çalışma çok can sıkıcıydı, hatta yorucuydu. Zorlama bir düzeneleme havası vardı. Bariton bile zoraki söyledi sanki.

Konserdeki en olumsuz eser ise Selman ADA’nın Aşk-ı Memnu’sundan ‘Je Taime Adnan’dı. Bunda eseri seslendiren Mezzo Soprano Sim Tokyürek Peker’in bir kusuru olduğunu sanmıyorum; çünkü öncesinde hanımefendi -benim de çok sevdiğim- ‘Stride La Vampa’yı fevkalade güzel yorumladı.

Aşk-ı Memnu’dan düet yapan Soprano Esin Talınlı ve Tenor Şenol Talınlı bence eser adına durumu toparladılar.

Alkışlara bakılırsa Çinli sanatçıların yorumlarının beğenildiğini söyleyebilirim. Özellikle herkesçe bilinen ve Çinli sanatçılarca seslendirilen ‘Habenera’ ve ‘O Sole Mio’ epey alkış aldı.

Konser dışı unsurlara değinmek gerekirse, hala konsere girip çıkmayı beceremediğimiz bir gerçek. Konser başladıktan on beş dakika sonra gelip ortalarda dolananlardan tutun, uyduruk bir basma giyip gelenine, haşır huşur poşet düzeltenine kadar genel anlamda bir konser kültürü eksiğimiz olduğu açık.

Ve son olarak… Bir resmi yetkili sahneye çıkıp, bir iki dakikalık bir teşekkür konuşması yapmaz mı!