Sayfalar

www.mabutuner.com

18.05.2011

KONSER İZLENİMLERİ

Çin Halk Cumhuriyeti-Türkiye Diplomatik İlişkileri 40. Yıl Kutlama Konseri’ne gittim. Bütün alibaba.com’cular orada olacakmış gibi geldi bir an; ama kazın ayağı öyle değildi. (Kazın ayağı nasıldı?)

Konser dört Çinli müzisyenin Borodin yorumu ile başladı. Çok keyifliydi.

Programdaki ‘Ancient Chinese Theme’ açıklamalı, ‘The Whole River Red’ adlı eser atlandı. Belki konser süresini biraz kısaltmak istediler. Ben öyle bir intibaa kapıldım; çünkü ikinci yarı Soprano Ma Mei ilk yorumunun ardından piyanist tarafından sahne dışına davet edildi –tabii ki çaktırmadan; ama kadın hafif bir mimikle piyaniste “Piyanonun başına geçmezsen bacaklarını kırarım.” bakışı attı. Piyanist bu tehdidi kaldıramayacağını anladı ve tıpış tıpış yerine geçti. Ma Mei harika bir performans ortaya koydu, yalnızca söylemedi, aynı zamanda oynadı. Herkes Ma Mei'nin sahne hâkimiyetini beğendi.

 İlhan Baran'ın Köroğlu eserini bariton Serkan Kocadere seslendirdi ve ne yazık ki bu çalışma çok can sıkıcıydı, hatta yorucuydu. Zorlama bir düzeneleme havası vardı. Bariton bile zoraki söyledi sanki.

Konserdeki en olumsuz eser ise Selman ADA’nın Aşk-ı Memnu’sundan ‘Je Taime Adnan’dı. Bunda eseri seslendiren Mezzo Soprano Sim Tokyürek Peker’in bir kusuru olduğunu sanmıyorum; çünkü öncesinde hanımefendi -benim de çok sevdiğim- ‘Stride La Vampa’yı fevkalade güzel yorumladı.

Aşk-ı Memnu’dan düet yapan Soprano Esin Talınlı ve Tenor Şenol Talınlı bence eser adına durumu toparladılar.

Alkışlara bakılırsa Çinli sanatçıların yorumlarının beğenildiğini söyleyebilirim. Özellikle herkesçe bilinen ve Çinli sanatçılarca seslendirilen ‘Habenera’ ve ‘O Sole Mio’ epey alkış aldı.

Konser dışı unsurlara değinmek gerekirse, hala konsere girip çıkmayı beceremediğimiz bir gerçek. Konser başladıktan on beş dakika sonra gelip ortalarda dolananlardan tutun, uyduruk bir basma giyip gelenine, haşır huşur poşet düzeltenine kadar genel anlamda bir konser kültürü eksiğimiz olduğu açık.

Ve son olarak… Bir resmi yetkili sahneye çıkıp, bir iki dakikalık bir teşekkür konuşması yapmaz mı!

17.11.2010

REFLEKS

Geçmişten ders almak... işi zorlaştıran bu işte. Tecrübeler ve ders çıkarmalar sadece geçmişle ilgili, gelecek çıkarılacak derslerle ve edinilecek tecrübelerle dolu ve onların neler oldukları ne yazık ki bilinmiyor.

Dünyanın en zor işlerinden biri de başkalarının tecrübelerinden ve derslerinden yararlanmak... Başarabilen var mı! Ben hiçbir zaman bu değerlendirmeyi yapabilecek kadar akıllı olamadım. "Ben o kadar akıllıyım." diyebileceğini düşünen varsa bulunduğu noktaya bakmadan bunu söylemesin...

Yaşananlar başka başka insanlar tarafından defalarca yaşanıyor. Aslında hepimiz bir kişiyiz: İnsanlık... ve ne yazık ki... hayat uzun soluklu bir refleks.

8.11.2010

ESKİ BİR GÜNLÜKTEN


21.05.2006
Müthiş sıcak bir gün. Deniz serinliğinden muaf tutulmuş bir kıyı şehri. Şehir mi, değil mi tartışılır. Düzensiz bir yapılaşma. İki koldan limanlarca kucaklanmış geniş bir kıyı şeridi tankerlerin, şileplerin eksik etmedikleri mazotlarla ve pis, yeşil deniz yosunlarıyla kaplanmış. Denizin pisliğine inat boylu boyunca uzanan şehri sırtlamış tepeler; yemyeşil, geniş bir yürüyüş parkuru, parklar, bahçeler.
Gençler erkeklerden ibaret. Kızlar genelde liseli, bir iki tane üniversite yaşında ama üniversiteye gitmemiş; erkekler ise büyük olasılıkla seneye vatani görevlerini yapacaklar. Şehirde üniversite olmadığından esas gençlik başka şehirlerde.
Pazar günü çarşı yarı yarıya kapalı ve bu sayede fazla kalabalığı yok, hatta yer yer tenha. İnsanların çoğu lise mezunu görünümlü. Böyle bir sınıflama doğru mu, yanlış mı, bilemiyorum; ancak gerçek bu. Eğitimli, donanımlı insan havasında birine rastlamak tesadüflere bağlı.
Bu şehirde kafe ya da kafeterya denilen yerler kahvehanenin zenginleştirilmişi gibi duruyor. Hemen hepsinde okey, tavla, kağıt oyunları oynanıyor.

1.11.2010

ASKERDEN KALANLAR

Askerliğimi Karadeniz Ereğli Askerlik Şubesi'nde, Şube Çavuşu olarak, kısa dönem yapmıştım. İşte o dönemden kalan üç parça hatıra...

1. Künye: İki adet metal plaka ve bir adet zincirden teşekkül. Üstünde adım soyadım, memleketim, devrem ve kan grubum yazılı.

2. Kurşun: Gece şube önünde nöbet turu atarken üstümüzden geçip şube binası girişindeki levhaya çarpıp seken düğün kurşunu. Kafama gelse düğün kurşunuyla şehit olmuş ilk asker olurdum herhalde.

3. İsimlik: Askeri kıyafetimin göğsüne yapıştırdığım, kalın kumaş üzerine yazılış, arkası cırtcırtlı soyadım.



Askerliğimden somut olarak kalanlar bunlar. Komutanlarımın hoşgörüve iyi niyetleri buraya sığmaz. Ve tabii ki şube çalışanları... Hepsine selam duruyorum!

12.08.2010

FARE ÜÇLEMESİ

Aynı şantiyenin önünde beşer metre arayla üç fare. Bizim şantiye değil ama, bak Allah var, bizim kaldığımız yerde değil fare, böcük yok. Bir tek ben varım, ben de sevgi böcüsüyüm.

1. Fare asfalta yapışmış fare: Karayollları Faresi


2.Fare fosilleşip petrole dönmek üzere olan fare: Arkeoloji Faresi


3. Fare yeni mefta. Daha helvasının fıstığı pembeleşmemiş. Boyutu sanırım bir fikir verebilir, en azından boyutları belli: 3 Boyutlu Fare

10.08.2010

ÇATI KATI

Olimpos tatili dönüşü şehirlerarası ulaşım için Antalya'ya gittim. Dolmuşun önünde oturuyordum, bu görüntüyü fark edince üşenmedim, erinmedim yerdeki sırt çantamdan kameramı bulup çatının fotoğrafını çektim.Şoför birkaç kez yola bakmaktan vazgeçip benim nereye baktığımı bulmaya çalıştı, sanırım bir anlam veremedi.

Görüntü bu işte! Bir anlam verebildiyseniz...

29.05.2010

KÜLHANBEYİ OLSAYDIM

Dostlarım bana souyorlar: "Anıl Külhanbeyi olsaydın nasıl olurdun?"

Onlara diyorum ki: "Etmeyin eylemeyin a dostlar, benden külhanbeyi olmaz."

Ama kim dinler beni. Bir ısrar bir kıyamet ille külhanbeyi olayım diye...

Geçen hafta sonu (saçları kökünden kestirmeden önce) "Hadi," dedim "dostlarımı kırmayayım da bir külhanbeyi oluvereyim bari." İşte o görüntüler.



Bu fesi sanırım 15 sene önce Çeşme'de almış ve şapkam olmadığı için sahile bir süre fesle gitmiştim. Şükür ki Jandarma "Şapka Kanunu'na muhalefet"ten yakalayıp içeri atmamış.


Sizin de gördüğünüz üzere benden külhanbeyi de olmuyor...

10.05.2010

BİR KİŞİ YOK

Yakında -kısmetse- Libya'ya gideceğim. Orada bir inşaat şirketinin gümrük işlemleriyle ve gümrükten çekilen malların ilgili bölgelere sevkiyatıyla ilgileneceğim. Libya'da bir tanıdığım yok. Hayatımda ilk kez Libya'ya gideceğim ve gideceğim ortam konusunda bir fikrim yok. Her şey sürpriz benim için.

İşin ilginç yanı şu ki Ankara'da yaşıyorum ve Ankara'da da BİR KİŞİ yok. Hani bir sevgilim olsa, "Gitme Anıl." dese "Gitmem sevgilim." derim ona... ama o da yok.

Çok sıradan bir hayatım var. Ot gibi yaşıyorum, desem yeridir. Zevklerimi, keyif aldıklarımı paylaşabileceğim kimse yok. Artık bir şeylerden keyif aldığım da yok galiba. Aslında bir yazara yakışır bir hayat yaşıyorum sayılır; ama bir yazar olabilecek yeteneğim de yok. Acı gerçek şu ki kapasitesi sınırlı bir insanım, edebiyata, müziğe, zanaatlere yatkınlığım yok; insanlığın %90'ından bir farkım yok. Memur olmak için yaratılmışım sanki. Kendimi geliştirmeme yardımcı olabilecek gençlik ateşimi ise yıllar önce kaybettim sanırım. Artık herkesten ve her şeyden ve en çok da kendimden nefret ediyorum... ama nefretimi dışa vurabilecek cesaretim de yok.

Bazen neden yaşadığımı soruyorum kendime... İnanır mısınız, bir cevabım bile yok... ama bir tespitim var:

Hayat güzel, onu zorlaştıran yaşamak.

4.05.2010

EFSANE KAZAK

İşte o Kazak... Beklenen Kazak gün yüzüne çıkıyor... Hırka-i Şerif değil elbette; ama kendince anlamlı bir Kazak.

Bu Kazak'ı maçlar şifreli yayınlarla verilmeye başlandığı senede (sanırım 1996) ve devamında, sigara dumanları altında, eve en yakın kıraathanede heba ettim. Fenerbahçe'nin tüm maçlarını bu Kazak bilir. Nice şampiyonluklar gördü, nice hayal kırıklıkları yaşadı... dili olsa da anlatsa. Nice küfürler duydu, nice gözyaşları gördü... dili olsa da anlatsa. Hep bu Kazak. O kadar ki bizi fakir sanıp bana yeni bir kazak almak üzere para toplamaya kalkışmışlardı. Yanılmışlardı.

Ve ne yazıktır ki bu vefalı Kazak her seferinde, maç bitip de eve dönüldüğünde, rezil sigara kokularıyla birlikte ara odanın ortasına, bir başına bırakıldı, halının ortasına terk edildi. Niye? Sırf sigara dumanını göğüslediği  için... yalnızca sigara dumanı koktuğu için... diğer giysilerden uzak tutuldu.

Son bir yıl en mutlu yıllarıydı Kazak'ın; çünkü artık kıraathanede bile sigara içilemiyordu. Lakin! Acı son, her tekstil ürününe olduğu gibi ona da yüzünü gösterdi ve Kazak kullanım süresini doldurdu. Aslında kullanım süresi çoktan dolmuştu; ama atmaya kıyamamıştım. Onca yılın yalnızlığını yüklendiği için ödüllendirilmeliydi ve Kazak'ın ödülü fazla fazla giyilmek oldu.

Artık emekliye ayrılıyor. Yolun açık olsun Kazak. Kusur ettimse affet beni; ama şunu bilesin ki seni hep sevdim ve doya doya kullandım... Elveda.

2.05.2010

PAZAR ÇELİŞKİSİ

Bugün (Pazar) balık tutmak için buraya gittik. Akyar Barajı. Ankara'ya içme suyu sağlıyor, Allah razı olsun. Şu manzaranın güzelliğine bir bakın; fakat...


..fakat bizim arkadaşlar (boy band) tam olarak bir saat tartıştıktan sonra...


...oturduğumuz yere bakın. Belki de barajın tek kayalık kıyısına oturduk.


Oysa benim önerdiğim yer tam da burasıydı.


Bir daha da bu ekiple balığa gidersem...