Olimpos... kıyı şeridi güzel, iç kesimleri bunaltıcı sıcak, cırcır böcekleri kafa ütüleyici... ayrıca yolu da Mehtap'ın dediği gibi güzel filan değil, işte o yolun fotoğrafı aşağıda; öyle bir yoldan bir kilometre yürüyüp sahile inilir mi!
20.06.2011
LİBYA'DAN... (BENDEN SONRA ÇOK BOZULDU)
Libya... beğen ya da beğenme, sonuçta farklı bir memleket, farklı bir dünya...
Libya'da ilgimi çeken şeylerden biri poşetlerdi. Düz poşete rastlamadım. Poşetler takım formaları gibi çubukluydu. İşte size Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray poşetleri.
İlgi çekici bir diğer konu ise sokak ortasında langırt oynayan gençlerdi. Çok var bu tiplerden. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere yola indirilmiş langırtın çevresinde gereğinden fazla oyuncu var. Onların araçlardan şikayeti yok, araçların da onlardan. Bu kareyi Ramazan ayında çekmiştim ve Ramazan ayında Libya sahura kadar sokaklardadır. Sabahın üçünde boş taksi bulamadığımı bilirim.
Ve işte bu da fotoğrafını çektikten sonra tutuklandığım cami... Aslında hükümlüleri taşıyan nakil aracı ile nakil aracını takip eden polis aracı arasında kaldığımız için tutuklandık. Arkada kalan polis aracı bizi geçip nakil aracının arkasında yer almak istedi. Tam yanımızdan geçerken elimdeki kamerayı gördüler ve tıpkı filmlerdeki sahnelere benzer biçimde aracı önümüze kırıp bizi durdurdular. Ajanmışız da hükümlüleri kaçıracakmışız gibi bir intiba yaratmış olduk. Elbette Libya'da böyle şüpheli şekilde fotoğraflar çekmek her nereyi çekerseniz çekin tehlikeli. Bu konuda uyarılmıştım da; ama tam ben fotoğraf çekerken yanımızdan bir polis aracının geçeceğini nereden bilebilirdim ki .
18.06.2011
HAYAT AŞAĞI YUKARI BÖYLE BİR ŞEY
Artık herkesin bir değil, birkaç blog’u var. Facebook’u var, Twitter’ı var, MySpace’i var, Blogspot’u var, Tumblr’ı var, Deviantart’ı var… var var var.
Ben açıkçası bu tür siteleri çok olumlu buluyorum. Özellikle insanların kendilerini özgürce ifade etmelerini, her türlü çalışmalarını, yazılarını, duygu ve düşüncelerini yayımlamalarını önemsiyorum. Burada ‘özgürce’ ifadesini bir siyasi duruşa oyuncak olarak değil, kişinin ruhi durumundaki rahatlamayı vurgulamak için kullanıyorum.
Yıllar önce kimin ne cevheri ne meziyeti vardı bilmezdik bile, dışarıdan ne kadarını görebilmişsek oydu insanlar bizim için; oysa bugün hiç göremeyeceğimiz insanlardan farklı farklı görüşler, sesler, resimler alıyoruz. Elbette bunlar bizim düşünce dünyamızı ve hayata bakışımızı etkiliyor. Ben hiç ummadığım şekilde, benden yaşça epey küçüklerden bile etkileniyorum kimi zaman. Yaratıcılar. Onları takip edince yeni neslin nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu görüyorum. Açıkçası onları kıskanıyorum; çünkü benim çocukluğumda bilgisayar dediğimiz Commader 64′tü. Bir oyun oynamak için bile saatlerce beklerdik, kaset sarardık. Peh! Ortaokulu bitirince daktilo istemiştim; çünkü dedemin eski daktilosunu kullanmak yorucuydu.Bazen “Keşke yirmi yıl gençleşebilsem.” diyorum. Ama bunu her nesil diyor. Şimdi elinde müthiş imkanlar olan bu nesil de yıllar sonra elinde daha müthiş imkanlar olan nesillere bakıp aynı sözü söyleyecek.
İşte biz buna HAYAT diyoruz.
15.06.2011
HÜRRİYET'TEN ÇAKMA KÜLTÜR SANAT SAYFASI
Önce kısa bir açıklama ve ardından www.hurriyet.com'un Kültür Sanat sayfasındaki rezalet...
Hürriyet gazetesinin internet sayfası www.hurriyet.com'un Kültür Sanat sayfasının çok kötü olduğu yönündeki eleştirilerimi okur temsilcisi Faruk Bildirici'ye yazdım. Aman aman bir kültür sanat haberi verilmediğini, konser haberi vermekle kültür sanat sayfası düzenlenemeyeceğini belirttim. Sanırım hataya düştüm; anladığım kadarıyla Faruk bey internetin değil, sadece gazetenin okur temsilcisi; çünkü kendisi durumu gazete yönetimine yazacağını söylemiş.
Konuyu dağıtmayayım... bugün yine Hürriyet'i tıkladım ve Kültür Sanat sayfasını ziyaret ettim. Bir haber, tanıdık bir haber, dikkatimi çekti: Garajından 271 adet Picasso eseri çıktı
Belki bu başlık size de tanıdık gelmiş olabilir. Sanki daha eski bir haberdi. Tarihine baktım, 13.06.2011. Yani yeni(!) haber; haberin içinde geçmişe atıfta bulunulmamış, kaynak gösterilmemiş...
Çok da güçlü olmadığını bildiğim hafızamın böyle bir konuda yanılmış olamayacağına kanaat getirerek kolayca Google'dan taradım. Haberin esas tarihi 01.12.2010. Altı buçuk ay öncesinin haberi. (Daha eskisi var mı, bilmiyorum!)
İşte iki ayrı siteden eski tarihli aynı haber: 1. site http://yenisafak.com.tr ve 2. site http://www.on5yirmi5.com
Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar (her kimlerse) bir haberi yeniymiş gibi aktarmayı maarifet mi sayıyorlar? Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar memlekette haberini yapacak kültür sanat etkinliği bulmakta zorlanıyorlar mı? Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar her hafta belirli bir sayıda haber girme zorunluluğuyla eski haberleri kopyalayıp yapıştırarak kota mı doldurmaya çalışıyorlar? Ve son olarak Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlar okuru bu kadar salak mı sanıyorlar? Okur bu rezaleti fark etmemiş olabilir; ama o zaman okur enayi yerine konmuş olmuyor mu?
Tamam... gerçeği açıklıyorum... Kültür Sanat sayfasını hazırlayanlara o kadar da kızmayın, onlar haberleri doğrudan yabancı kanallardan çevirdikleri için o ayıbı aynen taşımayı da kendilerine yakıştırabilecek derecede acz içindeler hepsi bu. Bizimkiler Le Monde'un yalancısı. İşte Dailymail'de aynı haber 13.06.2011 tarihli. Onlar yazmışsa doğrudur.
Ve haberin yurtdışı eski (gerçek tarihli) baskıları: Financial Times 29 Kasım 2010'da yayımlamış. The Telegraph 04 Aralık 2010'da yayımlamış.
Şimdi sen bu kafadan gazetecilik yapmasını bekle.
3.06.2011
SANATÇININ ÖYKÜSÜ
Geçen hafta Kamerhan Turan'ın Operet Sahnesi'ndeki Piyano Resitaline gittim. Açık konuşmak gerekirse bildiğim bir isim değildi. Sezonun son etkinliğini kaçırmak istememiştim.
Girişte aldığım broşürden okuduğum özgeçmiş bir dünya müzisyenini dinlemeye gittiğimi söylüyordu. Heyecanlandım.
Kamerhan Turan olağanüstü bir performansla bir buçuk saatlik konserini (kondüvitsiz) tamamladıktan sonra coşkulu alkışlarla iki kere sahneye çağırdık. Teşekkür için küçük bir parça çaldı. Görevliler ışıkları ve kapıları "hadi gidin gari" mealinde açmasalardı 'bis'ler tekrarlanabilirdi.
Yalnız şu var ki çok üzücü, konserde hepi topu 200-220 kişiydik. Operet Sahnesi neresinden baksanız 600-700 kişilik bir sahne; ama biz orayı dolduramadık bile. Bu ayıpta ne Ankaralılar'ın suçu var ne de sanatçının suçu var. Tanıtım yok. Öyle bir konser olduğu bilinmiyor. Konser olduğu bilinse bile insanlar teşvik edilmiyor. Devlet Opera ve Balesi yalnızca kendi sitesinden satış yaptığı için resmi siteye üye değilseniz bilet bile alamıyorsunuz. Üye olsanız bile operalar için haber e-mail'i gelirken diğer etkinlikler için haber e-mail'i alamıyorsunuz.
Kısacası, bu tür etkinliklere karşı çok ilgili değilseniz etkinliklerin hiçbirinden haberdar olamıyorsunuz ve zamanla unutup gidiyorsunuz... ve sabah iş, akşam aş bir hayat yaşıyorsunuz.
Devlet sanata ve sanatçıya destek vermiyor. Bizde destek denilince illa para pul anlaşılıyor; oysa desteğin en büyüğü tanıtım, seyirci desteği. Güçlü, birikimli mazisi olan bir sanatçı için görkemli bir sahneye çıkıp da bir avuç kalabalık için çalmaktan daha yıkıcı ne olabilir. Sanatçının hayat iksiri alkış değil mi!
Şişirdiniz lan beni!.. Sabah sabah nereden aklıma geldiyse!.. Ben bir çay koyayım bari...
27.05.2011
ABDULLAH TUKAY'I ANIYORUZ
Abdullah Tukay (1886-1913) Tatar dilinin babası, en büyük halk şairi olarak biliniyor. Doğumunun 125. yılında anma etkinlikleri düzenleniyor. Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) 2011 yılını şiirlerinde dili ve vatan sevgisini işleyen, 27 yaşında, gencecik bir yaşta hayata gözlerini yummuş bu büyük şaire ayırmış.
Opera Binası’nın balkon katında küçük çaplı bir Tatar el sanatları sergisi düzenlenmişti; oradan bazı kareleri sizlerle paylaşıyorum.
Gösteri biter bitmez hemen görevlilere gösteriyi TRT’nin kaydedip kaydetmediğini sordum. Kimsenin bir şey bildiği yok, “Birkaç kamera vardı; ama kim, bilmiyorum.” gibi cevaplar geldi. Nihayet gösteriyi Türkçe sunan Tatar gence rastladım o kalabalıkta ve hemen gösteriyi kimin kaydettiğini sordum; TRT kaydetmiş... Harika! Yarın TRT’ye gidip gösterinin bir kaydını alacağım ve şayet izin verirlerse buraya da bazı bölümlerini koyacağım. Aslına bakarsanız gösteriden çıkarabileceğim bir bölüm yok, tamamını koymak isterim. Umarım şansım yaver gider ve kaydı bulurum ve alabilirim.
...ama İstanbullular üzülmesin ;bu gösteri 27 Mayıs 2011, saat 17:00'da Mehmet Akif Ersoy Parkı Amfi Tiyatrosu'nda sahneye konacak... lütfen kaçırmayın.
Ayrıntı: Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de törene katıldı ve protokol konuşmalarından sonra, ışıklar kararır kararmaz kalkıp gitti. Akşam haberlerden önce altyazıda okudum ki Genelkurmay Başkanı ile görüşmüş. (Ama bir itirafda bulunayım, en güzel konuşmayı da Cemil Çiçek sundu.)
18.05.2011
KONSER İZLENİMLERİ
Çin Halk Cumhuriyeti-Türkiye Diplomatik İlişkileri 40. Yıl Kutlama Konseri’ne gittim. Bütün alibaba.com’cular orada olacakmış gibi geldi bir an; ama kazın ayağı öyle değildi. (Kazın ayağı nasıldı?)
Konser dört Çinli müzisyenin Borodin yorumu ile başladı. Çok keyifliydi.
Programdaki ‘Ancient Chinese Theme’ açıklamalı, ‘The Whole River Red’ adlı eser atlandı. Belki konser süresini biraz kısaltmak istediler. Ben öyle bir intibaa kapıldım; çünkü ikinci yarı Soprano Ma Mei ilk yorumunun ardından piyanist tarafından sahne dışına davet edildi –tabii ki çaktırmadan; ama kadın hafif bir mimikle piyaniste “Piyanonun başına geçmezsen bacaklarını kırarım.” bakışı attı. Piyanist bu tehdidi kaldıramayacağını anladı ve tıpış tıpış yerine geçti. Ma Mei harika bir performans ortaya koydu, yalnızca söylemedi, aynı zamanda oynadı. Herkes Ma Mei'nin sahne hâkimiyetini beğendi.
İlhan Baran'ın Köroğlu eserini bariton Serkan Kocadere seslendirdi ve ne yazık ki bu çalışma çok can sıkıcıydı, hatta yorucuydu. Zorlama bir düzeneleme havası vardı. Bariton bile zoraki söyledi sanki.
Konserdeki en olumsuz eser ise Selman ADA’nın Aşk-ı Memnu’sundan ‘Je Taime Adnan’dı. Bunda eseri seslendiren Mezzo Soprano Sim Tokyürek Peker’in bir kusuru olduğunu sanmıyorum; çünkü öncesinde hanımefendi -benim de çok sevdiğim- ‘Stride La Vampa’yı fevkalade güzel yorumladı.
Aşk-ı Memnu’dan düet yapan Soprano Esin Talınlı ve Tenor Şenol Talınlı bence eser adına durumu toparladılar.
Alkışlara bakılırsa Çinli sanatçıların yorumlarının beğenildiğini söyleyebilirim. Özellikle herkesçe bilinen ve Çinli sanatçılarca seslendirilen ‘Habenera’ ve ‘O Sole Mio’ epey alkış aldı.
Konser dışı unsurlara değinmek gerekirse, hala konsere girip çıkmayı beceremediğimiz bir gerçek. Konser başladıktan on beş dakika sonra gelip ortalarda dolananlardan tutun, uyduruk bir basma giyip gelenine, haşır huşur poşet düzeltenine kadar genel anlamda bir konser kültürü eksiğimiz olduğu açık.
Ve son olarak… Bir resmi yetkili sahneye çıkıp, bir iki dakikalık bir teşekkür konuşması yapmaz mı!
17.11.2010
REFLEKS
Geçmişten ders almak... işi zorlaştıran bu işte. Tecrübeler ve ders çıkarmalar sadece geçmişle ilgili, gelecek çıkarılacak derslerle ve edinilecek tecrübelerle dolu ve onların neler oldukları ne yazık ki bilinmiyor.
Dünyanın en zor işlerinden biri de başkalarının tecrübelerinden ve derslerinden yararlanmak... Başarabilen var mı! Ben hiçbir zaman bu değerlendirmeyi yapabilecek kadar akıllı olamadım. "Ben o kadar akıllıyım." diyebileceğini düşünen varsa bulunduğu noktaya bakmadan bunu söylemesin...
Yaşananlar başka başka insanlar tarafından defalarca yaşanıyor. Aslında hepimiz bir kişiyiz: İnsanlık... ve ne yazık ki... hayat uzun soluklu bir refleks.
Dünyanın en zor işlerinden biri de başkalarının tecrübelerinden ve derslerinden yararlanmak... Başarabilen var mı! Ben hiçbir zaman bu değerlendirmeyi yapabilecek kadar akıllı olamadım. "Ben o kadar akıllıyım." diyebileceğini düşünen varsa bulunduğu noktaya bakmadan bunu söylemesin...
Yaşananlar başka başka insanlar tarafından defalarca yaşanıyor. Aslında hepimiz bir kişiyiz: İnsanlık... ve ne yazık ki... hayat uzun soluklu bir refleks.
8.11.2010
ESKİ BİR GÜNLÜKTEN
21.05.2006
Müthiş sıcak bir gün. Deniz serinliğinden muaf tutulmuş bir kıyı şehri. Şehir mi, değil mi tartışılır. Düzensiz bir yapılaşma. İki koldan limanlarca kucaklanmış geniş bir kıyı şeridi tankerlerin, şileplerin eksik etmedikleri mazotlarla ve pis, yeşil deniz yosunlarıyla kaplanmış. Denizin pisliğine inat boylu boyunca uzanan şehri sırtlamış tepeler; yemyeşil, geniş bir yürüyüş parkuru, parklar, bahçeler.
Gençler erkeklerden ibaret. Kızlar genelde liseli, bir iki tane üniversite yaşında ama üniversiteye gitmemiş; erkekler ise büyük olasılıkla seneye vatani görevlerini yapacaklar. Şehirde üniversite olmadığından esas gençlik başka şehirlerde.
Pazar günü çarşı yarı yarıya kapalı ve bu sayede fazla kalabalığı yok, hatta yer yer tenha. İnsanların çoğu lise mezunu görünümlü. Böyle bir sınıflama doğru mu, yanlış mı, bilemiyorum; ancak gerçek bu. Eğitimli, donanımlı insan havasında birine rastlamak tesadüflere bağlı.
Bu şehirde kafe ya da kafeterya denilen yerler kahvehanenin zenginleştirilmişi gibi duruyor. Hemen hepsinde okey, tavla, kağıt oyunları oynanıyor.
1.11.2010
ASKERDEN KALANLAR
Askerliğimi Karadeniz Ereğli Askerlik Şubesi'nde, Şube Çavuşu olarak, kısa dönem yapmıştım. İşte o dönemden kalan üç parça hatıra...
1. Künye: İki adet metal plaka ve bir adet zincirden teşekkül. Üstünde adım soyadım, memleketim, devrem ve kan grubum yazılı.
2. Kurşun: Gece şube önünde nöbet turu atarken üstümüzden geçip şube binası girişindeki levhaya çarpıp seken düğün kurşunu. Kafama gelse düğün kurşunuyla şehit olmuş ilk asker olurdum herhalde.
3. İsimlik: Askeri kıyafetimin göğsüne yapıştırdığım, kalın kumaş üzerine yazılış, arkası cırtcırtlı soyadım.
Askerliğimden somut olarak kalanlar bunlar. Komutanlarımın hoşgörüve iyi niyetleri buraya sığmaz. Ve tabii ki şube çalışanları... Hepsine selam duruyorum!
1. Künye: İki adet metal plaka ve bir adet zincirden teşekkül. Üstünde adım soyadım, memleketim, devrem ve kan grubum yazılı.
2. Kurşun: Gece şube önünde nöbet turu atarken üstümüzden geçip şube binası girişindeki levhaya çarpıp seken düğün kurşunu. Kafama gelse düğün kurşunuyla şehit olmuş ilk asker olurdum herhalde.
3. İsimlik: Askeri kıyafetimin göğsüne yapıştırdığım, kalın kumaş üzerine yazılış, arkası cırtcırtlı soyadım.
Askerliğimden somut olarak kalanlar bunlar. Komutanlarımın hoşgörüve iyi niyetleri buraya sığmaz. Ve tabii ki şube çalışanları... Hepsine selam duruyorum!
Kaydol:
Yorumlar
(
Atom
)